Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 31°C
Az Bulutlu
İstanbul
31°C
Az Bulutlu
Pts 26°C
Sal 25°C
Çar 26°C
Per 27°C

İleri Yaşta Özşefkat

07.08.2026 10:15
4.697

Modern yaşam, insanı sürekli meşgul ederken, arka planda kendi yetersizlik hissiyle boğuşan sessiz ruhlar yaratır. Sosyal medyanın sahte ışıltıları, adil olmayan rekabet kültürü ve her koşulda ayakta kalma baskısı, bireyi ordan oraya savurur. Kendiyle, kimlikleriyle ve ruhuyla olan bağı zayıflar. Kendi sesini işitemez olur. Gürültülü zihin, kaçınmalar ve sabote eden tutumlar arsında kaybolur. Yetersizlik ve değersizlik duyguları içinde kıvranır durur. Üstelik bu duyguların kökleri çoğu zaman çocukluğun o sessiz odalarına uzanır. Erken dönemde karşılaşılan eleştirel tutumlar ve görülmeyen duygusal ihtiyaçlar, zamanla insanın kendi zihninde taşıdığı acımasız bir iç sese dönüşür. Bir kırılma anında ya da olumsuz bir yaşam olayında sahnededir bu ses.  Bastırma, kaçınma, felaketleştirme ve zihinde dönüp duran tekrarlayıcı düşüncelerle ruhu bir felaket senaryosuna kilitler. Girdap gibi sarar onu. Debelendikçe dibe çeken, çırpındıkça şimdiki anın zeminini kaybettiren bir çekimdir bu. Zihin kaçmaya çalıştıkça o girdap daha da derinleşir ve insanı nihayetinde kendi kusurlarıyla yüzleşmekten korkan, felç olmuş bir seyirciye dönüştürür.

İnsan topluma uyum sağlamak çabasıyla güçlü görünmeyi, dişini sıkmayı, ayakta kalmayı ve en çok da duygularını saklamayı öğrenir. Öyle ki, içindeki o kırılan, yorulan sesi susturmayı bir zafer zanneder. Yaşı ilerledikçe bir soru asılı kalır zihninde: “Bunca yıl herkese cömertçe dağıttığım o merhametten kendime tek bir damla verebildim mi?” Bu, insanın kendi hatalarını yok sayıp örtbas etmeden iç dünyasına bakacak cesareti bulmasıdır. Kendi içindeki o merhametsiz gardiyanı kovup, kendini belki de ilk kez bir dost gibi anlayabilmesidir. İleri yaşlarda özşefkat, süslü bir kavram olmaktan çıkıp bir varoluş zorunluluğuna dönüşür. Çünkü bu dönemde insan, yılları nasıl geçirdiğini dehşetle fark etmeye başlar. Gençlikte halının altına süpürülen, susturulan ne varsa, orta yaştan sonra kapıyı alacaklı gibi çalmaya başlar. İnsan bazen nedensiz bir huzursuzluk yaşadığını sanır. Oysa o huzursuzluk bir çağrıdır. Ruhumuz, yıllarca duymazdan geldiğimiz ihtiyaçlarımızı geri çağırıyordur.

Çoğumuz, acımasız, eleştirel ve talepkar bir iç sesle büyür. “Yetersizsin”, “Daha iyisini yapmalıydın”, “Yine beceremedin”, “Zayıflığını kimseye sezdirme”, “Sakın kimseye yük olma” diye fısıldayan, hiç susmayan bir ses… Başlangıçta bu fısıltı bizi koruyor gibi görünür. Fakat zamanla içeride nefes alacak tek bir yaşam alanı bırakmaz. İnsan, kendine sürekli haksızlık ederek, acımasızca eleştirerek, yüklenerek ve kendini değersizleştirerek daha iyi biri olmaz. Sadece daha yorgun, daha kırgın ve kendi kalabalığında daha yalnız biri olur. Özşefkat, bu içsel mahkemeye umut dolu bir ses düşürebilmektir. “Evet, canın yandı, çuvalladın, bazı hakikatleri çok geç fark ettin. Ama insansın ve öğretini aldın ….” Bu cümle dışarıdan yalın görünür ama insanın yaşam haritasında dönüşüme yol açar. Çünkü özşefkat, kişinin kendini darmadağın etmeden sorumluluk alabilme olgunluğudur. Kendini yargılamakla kendini anlamak aynı şey değildir. Suçluluk insanı kendi bataklığına sürükler, şefkatli bir anlayış ise özgürleştirir.

Başarısızlık, acı, eksiklik, çuvallamak, pişmanlık ve kırılganlık herkesin ortak anadilidir. Herkes kendi hikâyesinde başka başka uçurumlardan geçer ama hiçbirimiz o kusursuz, steril hayatı yaşamayız. Özşefkatin en onarıcı tarafı işte burasıdır. İnsanın yalnız olmadığını hatırlatır. Kritik bir diğer eşik de duyguların hakikatini fark edebilmektir. Yaş aldıkça insan, artık kendi duygularıyla masaya oturup pazarlık edemeyeceğini anlar. Çünkü yıllarca ertelenen, susturulan ne varsa, eninde sonunda biçim değiştirerek patlar. Kırgınlık zamansız bir öfkeye, birikmiş yorgunluk derin bir isteksizliğe, yüzleşilmeyen hayal kırıklıkları ise bedende kasılan birer gerginliğe dönüşür. İnsan ne hissettiğinin adını koyamadığında, o belirsiz hissin kendisi haline gelir. Oysa bir duygunun adını fısıldamak, ona teslim olmak demek değildir. Aksine, onunla ilk kez dürüst bir ilişki kurmaya başlamaktır. “Şu an öfkeliyim” diyebilme dürüstlüğü, çoğu zaman “Aslında ne kadar çok kırılmışım” cümlesine açılan o ilk kapıdır. Özşefkatli bir insan, içinden geçen fırtınayı bastırmayı ya da o fırtınanın içinde boğulmayı seçmez. Ona bakar, adını koyar ve arkasındaki ihtiyacı anlamaya çalışır. Tehdit hissetmeden kendi iç sesini dinleyebilmektir bu. İşte bu yüzden özşefkat, lüks bir kişisel gelişim masalı değil, hayati bir duygu düzenleme sanatıdır. İnsan kendi içinde güvenli bir sığınak inşa edebildiğinde, duygularının dalgalarıyla boğuşmak yerine onlarla temas kurmayı öğrenir.

Unutmayalım ki kendimize uyguladığımız içsel muamele neyse, dünyayla ve insanlarla kurduğumuz bağ da öyledir. Kendi zihninde sürekli bir cezalandırma mekanizması işleten biri, dışarıdaki ilişkilerinde de en küçük rüzgârda siper alır, savunmaya geçer. Kendi içindeki çığlığa kulaklarını tıkayan biri, başkalarının kalabalık gürültüsünde çabucak erir, kaybolur. Kendine merhametsiz olan biri, evrenin de acımasız olduğuna kolayca ikna olur. Oysa insan kendi kırılganlığına şefkatle temas etmeye başladığında, ilişkilerindeki onaylanma arzusu, kendini kanıtlama telaşı ve tükenmişlik hissi usulca çekilir. Yerini yalın bir sahiciliğe bırakır.

Özşefkat insanın kendi gözünün içine bakıp sahtekârca “Her şey yolunda” diye fısıldaması değildir. Bazen tam aksine, “Hiçbir şey yolunda değil ve ben bu enkazı görmezden gelmeyecek kadar cesurum” diyebilmektir. İnsanın kendi acısını küçümsemeden, büyütüp dramatikleştirmeden ve en önemlisi inkâr etmeden haysiyetle taşıyabilmesidir. İşte bu yüzden özşefkat bir zayıflık, bir kaçış ya da bir arabesk teslimiyet değildir. Asıl mesele, başkalarının omuzlarımıza yüklediği yabancı yükleri usulca yere bırakabilmek, hayatımıza şefkatli bir tanıklıkla bakabilmektir. Çünkü insan, ancak kendiyle el sıkışıp onunla savaşmayı bıraktığında gerçekten büyümeye başlar.

Zeynep Gümüş Demir, 2026

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.